SON DAKİKA!

BABAANNEME MEKTUP


Sansina ne çikarsa: Türk Halk Müzigi, Sanat Müzigi, sohbetler, bazen de anlamadigi rock, jazz, opera. Ama yine de dinliyordu. Sikkin canina tek tat, tek eglencesiydi radyosu. Arada bir mendilindeki paralari çikarip bana hesaplatirdi kendi seçemedigi için. Ee kolay degil. Doksan bes, doksan sekiz belki de yüz yasinda oldugu tahminleri yapiliyordu. Yaslilik iste…

Bazen sarki uydurup kendi kendine söylerdi. Sonra Atatürk ten bahsederdi, Rumlarin Trabzon isgali falan. Niçin söz etmesin ki! Rehin alinmisti babasi Rumlar tarafindan, bir daha da kendisinden haber alinamamisti. Yillar sonra Istanbul’da bir köylüsü tarafindan görüldügü söyleniyordu. Yillardir görmedigi esini ve çocuklarinin varligini sormus karsilastigi kisiye. “O tekrar evlendi.” cevabini almis. O günden sonra artik ne görüldü ne de duyuldu. Pek kimse inanmamis onu gören kisiye ama akillarda acaba? diye de soru isareti birakmadi degil…

Babaannem bunlardan bahsederdi. Çok konusurdu, hiç yorulmazdi. Bazen içimden kiziyordum çok konusuyor diye. O an önemsedigim baska bir isle mesgul oluyordum, pek kulak vermiyordum konustuklarina. Ama bazen aklima takilirdi; ben sorardim, o anlatirdi. Sonra sandiginda sakladigi fotograflara bakardik. Küçük amcamin on dört yasinda hastanede yattigi zaman çekilmis fotograflarini gösterir derdi. Gerçi bütün çocuklari için cefali bir kadindi. Yedi çocuk getirmisti dünyaya. Ikisini daha bebekken topraga verdi. Kocasini da kirk yasinda kötü bir hastaliktan dolayi kaybetti. Ikisi kiz, üçü erkek bes çocukla dul kalmisti. En küçügü ilkokula gidiyor, en büyük olani ise askerdi. “Neler çektim bunun pesinden.””Çok çalistim, ambar dibi göstertmedim.” diyordu simdilerde çocuklarina kendi deyimiyle. Bazi yillar yoksulluk içinde geçti, es dosttan gelen ufak tefek ikramlarla sevindi çocuklari. Ama babaannem gururlu kadindi, böyle konular açilinca hemen geçistirirdi. Kimseye muhtaç olmak istemezdi. Kocasindan kalan bakir, gümüs esyalar bir yere kadar idare etti. Sonrasinda tarlalarda, bahçelerde çalisip yillik erzakini yapti.

Babaannem güzel kadindi da. Genç yasta dul kalmak kolay degildi, bu yüzden sessiz talipleri çoktu. Ama onu herkes biliyordu, güçlüydü, çinar gibi ayaktaydi. Alimli, çalimli. “Okusaydim dünyayi satin alirdim.” derdi. Dogru söylerdi. Çünkü yüz yasinda hâlâ akli yerindeydi.

Hatirliyorum da, ablam ve ben henüz ilkokula gidiyorduk. Biz eve gelince misir ekmeginin üzerine kaymak sürer, kaymagin üzerine ise seker serperdi. Biz de afiyetle yerdik. Sonra eski ceviz agaci sandiginda, zamaninda Istanbul dan getirdigi entarilik kumaslar vardi. Bir parça keser verirdi, elbiseler dikerdik bebeklerimize. “Bes arsinla, bir kez biç.” Derdi.
Birkaç yil sonra Istanbul a geldik. O hiç istemedi. Zoruna gitmisti o kadar yüklü anilarin yasandigi yeri geride birakmak. Hakliydi. Benim bile dokuz yasina kadar yasamis oldugum çocukluk anilarim o kadar büyüktü ki… Oysa o, bir asiri geride birakmisti.
Babaannem hariç, hepimiz alismistik Istanbul havasina. Ben yeni yeni arkadaslar edindim. Yeteneklerimi kesfettim, müzik ve resim üzerine yogunlastim. Babaannemse hep hastaligindan sikâyet ederdi. Beton binalar düsmandi soluguna ve romatizmalarina. Hiç iyiyim demezdi, belki de diyemezdi. Çikip dolasirdi bazen bacaklarim açilsin diye, Bazi zamanlar ben de takilirdim onunla. Yoldan geçen tanimadigi insanlarla muhabbet ederdi. “Nerde o eski Istanbul, nerde o edep?” derdi. Mahalledeki çocuklara para dagitirdi.
Yillar geçtikçe sokak gezmeleri de bir o kadar azaliyordu. Bazen sakayla karisik “Evlendirelim seni, belki hastaligin geçer.” derdik, takilirdik. O da anneme atardi lafi; “Anneni evlendir.” derdi. Gülerdik. Bir de taklidini yapardim. Kizardi yapanlara ama bir bana kizmazdi. Benim nazim ona, onun nazi da bana geçiyordu. Önce biraz nazlanirdim, sonrasinda para verirlerdi bana susmam için. Kiyamet kopardi gecenin bir yarisi kahkaha seslerinden. Evin kedisi derdi bana. Bir gün yaptigim resimleri gösterdim. Bana, “Yeteneklisin, oku vatana, millete hayirli ol” demisti. Oldum mu, ya da olabilecek miyim bilmem…

Ve artik hiç çikmiyordu disariya. Hastalik sikâyetleri daha da artmaya baslamisti. Ama biz onu hep dik, sapasaglam gördügümüz için naz yapiyor saniyorduk. Bir gün yanildik! O, hastalanmisti. Her defasinda doktora gidebilmek için bahaneler uyduran o kadin, artik doktor adini anmiyordu, üstelik hasta oldugunu bildigi halde. Malum olmustu belki de bu dünyadan göçüp gidecegi. Tuvalete iki kisiyle bile zor gidiyordu. Yorgundu! Bizim kadar kimse ilgilenmiyordu onunla. Bu yüzden öfkeliydim. Sitemliydim bu duruma. Babam kardeslerini çagirmisti, kimi Almanya dan, kimi Trabzon dan geldi. O hep dua ederdi Allah a, hastaligim duyulmadan ölümüm duyulsun diye. Kimsenin eline kalmak istemiyordu. Güven verememistik belki de ona çocuklari ve torunlari olarak…

Gözleri gün geçtikçe küçülüyordu. Çocuklarinin “anne”; sesine karsilik gözlerini kirpiyor, efendim demeyi ihmal etmiyordu büyük bir güçlükle. Nefes alip verebiliyor; ama artik gözlerini açamiyordu. Amcam, “Biri Ayhan’imin, digeri Alkan imin.” dedigi torunlarina birakacagi bileziklerini çikariyordu. Artik herkes umudunu kesmisti. Ve o an geldi! Babaannemin basucunda herkesin nöbetlese bekledigi o an gelmisti. Gece 03.00… Benim uyudugum andi. Bagrismalardan dolayi uyandim ve yatagimdan firladim. Babam parmaklariyla çenesini açmaya çalisiyordu; ama nafile. Üç kez ard arda derin nefes alip verdi ve sonrasi gelmedi…

Ve artik gün yavas yavas agariyordu. Kuslar her zamanki gibi ötüyor, günes her zamanki gibi yine babaannemin odasina doluyordu. Yani yine sabah olmustu.
Ama bir sey eksikti; o da babaannemin radyo sesi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.